�Kıçınızla başınız aynı hizada yürümeyi nasıl becerebiliyorsunuz? Kaldırın başınızı, gözlerinizin içine bakarken, kıçınızı görmekten bıktık artık!�
BÜYÜK KAPATILMA YADA PANOPTİK YAŞAMSAMALAR
Tüm düzenlerin olası ya da olan karşıtlarına karşı geliştirdiği ve içine düştüğü paranoyanın, hem düzen(li/ci)leri hem de düzen(siz)leri, her tür disiplini içselleştirmeye zorladığı savıyla başlıyorum. (aslında başka da bir şey söylemeyeceğim zaten)
Hastalığın, bir başka deyişle deli olmanın belki de yegane çıkış noktası olarak durduğu, farkındalığın ancak ve ancak delilikle mümkün olabileceği bu paranoya ortamında, var olan bu hastalıklı dilden kurtulmanın olanağının hastalığın kendisi olduğunu söylemeye çalışıyorum.
Demek istediğimi biraz dolambaçlı ve biraz da (yoğunlukla Foucault�dan) alıntılara boğaraktan olsa da anlatmaya çalışacağım:
Foucault Batı kültüründe insanların özneleştirilmeleri sürecinde etkili olmuş üç ayrı nesneleştirme kipini öne çıkarır:
1-kendilerine bilim statüsü veren ve konuşan özne, emek üreten özne ile biyolojik anlamda yaşayan özneyi nesneleştiren araştırma kipleri;
2-özneyi kendi içinde bölen ve başkalarından bölüp ayıran pratikler;
3-insanın kendisini özneye dönüştürme biçimleri.
Bizim şu an derdimiz ise insanları büyük kapatılmaya dek sürükleyecek olan sürecin ilk adımı olan bölücü (ayrıştırıcı, yalıtıcı) pratikler. (yani özneyi kendi içinde bölen ve başkalarından bölüp ayıran pratikler)
�...bölücü pratikler: ...özne, ya kendi içinde bölünmüş ya da başkalarından bölünmüştür. Bu süreç onu nesneleştirir. Bunun örnekleri deli ile akıllı, hasta ile sağlıklı, suçlular ile �iyi çocuklar�dır.�
�...kuşkusuz bu pratiklerde söz konusu olan, delilik, hastalık, suç gibi belli varlık veya davranış biçimlerinin sorunsallaştırılarak özel birer deneyim haline dönüştürülmesidir. Insanlar bu deneyimlerin öznesi olmayı kabul ettiklerinde, davranışlarını da deneyimlerin içerimlediği normlara göre sınırlandıracak, yani modern kapitalist toplumun ihtiyaç duyduğu disiplini içselleştirecektir . Bu tür sorunsallaştırmaların gerektirdiği söylemsel pratikler akıl hastalığı, hastalık, ya da suç gibi varlık biçimleri üzerine nesnel anlamda doğru olma, yani hakikat iddiası taşıyan önermeler üreten psikiyatri, psikoloji, patoloji, psikopatoloji, pedagoji, kriminoloji gibi �bilimsel� araştırma alanları; söylemsel olmayan pratikler ise bu araştırma alanları için gereken ortamı sağlayan hastane, akıl hastanesi, hapishane, kışla, okul gibi tecrit kurumlarıdır.�
�...suçlulara daha insanca bir cezanın uygulanacagı ve mahkumların ıslah edileceği vaatleriyle kurulan hapishane sayısız reforma rağmen bir türlü beklenen işlevi yerine getirememiş; tersine neredeyse suçun kendisinin kurumsallaştığı, suçlu girenin suça eğilimli olmayı öğrendiği bir mekana dönüşmüştür. Dolayısıyla Foucault�ya göre hapishanenin asıl işlevi suçluları ıslah etmek değil, suçu sorunsallaştırarak suça eğilimlilik adı verilen bir öznel deneyim kurmak ve �iyi çocuklar�ı bu yeni ve bilimsel olarak tanımlanmış deneyimin içerimlediği normlara göre koşullandırmaktır.�
�...kapitalizmin ve burjuvazinin ihtiyac duyduğu ya da kapitalist sistemin gerçek çıkarlarını bulduğu şey deliler, hastalar ve suça eğilimlilerin dışlanıp kapatılması ve sürekli gözetim altında bulundurulması değil; bu tür bir kapatmanın kullandığı teknikler ve prosedürlerdir.�
�Kapitalizm ve şizofreni arasındaki bağ şudur: psikanaliz de kapitalizm de bunalımların sistemidir. Bunalımlar sayesinde yaşarlar. Lucrece�in demiş olduğu gibi: �iktidarın hastalıklı kişilere ihtiyaçları vardır ki, bunlar hastalıklarını sağlıklı kişilere geçirebilsinler� söylemi kapitalizm için de psikanaliz için de geçerlidir. Yani kapitalizm bunalımları ve çelişkileri sonucu yıkılacaktır tezi burada bir duvara toslar. Asla kimse çelişkiden ölmedi. Deleuze ve Guattari içim kapitalizm çelişkilerinden yıkılmaz, tersine çelişki ve bunalımları sayesinde kendini yeniler ve aşar. Bunalımlar sayesinde yaşamını sürdürür. Tıpkı psikanalizin de bunalımlı insanlara gereksinimi olması gibidir. Sistemin dışında kalan ise şizofrenidir.�
�...kapitalizmin ihtiyaç duyduğu disiplin, hapishanede ve benzeri kapatma kurumlarında geliştirilen bu teknikler ve prosedürlerin tüm toplumsal kurumlara yayılmasıyla mümkün olmuştur. Bu yüzden Foucault�ya göre aslında Jeremy Bentham�ın tasarladığı hapishane binası hiçbir zaman inşa edilmemiş olsa da Bentham�ın düşü gerçekleşmiş ve panoptizm başka bir biçimde tüm Batı�yı etkisi altına almıştır.�
�...Foucault ideal yapısını panoptikon metaforunda bulan bu disiplinci sürecin tarihinin aynı zamanda modern ruh kavramının da tarihi olduğunu vurgular. Kapitalizmin 19. yy�da varmış olduğu noktanın ortaya çıkardığı iktidar mekanizması; bu mekanizmanın kullandığı söylemsel pratikler ile söylemsel olmayan pratikler; yani insan bilimleri ve onların �insan�a dair ürettiği hakikatler ile bu hakikatlerin üretilmesi için oluşturulan kurumsal mekanlar ve prosedürler, deliliği akıl hastalığına, hastalığı patalojik vakaya, suçu suça eğilimliliğe dönüştürerek yepyeni deneyimler kurmuş ve Batı insanını bu deneyimlerin öznesi haline getirmiştir. Bu deneyimlerle kurulan bilinç ilişkisinin, yani öznelliğin yer aldığı mekandır modern ruh. Dolayısıyla Eski Yunan�dan bugüne beden içinde hapsolguğu düşünülen ruh, siyasi modernlikle beraber bedenin ve güçlerinin terbiye edildiği, itaatkar kılındığı yer, �bedenin hapishanesi� haline gelmiştir.�
�...büyük kapatılmanın gerçekleştiği asıl mekan insan ruhudur; akıl hastanesi, hapishane gibi normların dışına çıkmış ruhları terbiye edip iyileştirmek için var olan kurumlarsa bu büyük kapatılmanın karanlık yüzünü gizleyen sözde �insancıl okullar�.�
�...delilik nedir peki? Hiç kuşkusuz eser yokluğundan başka bir şey değil.
Deliliğin varlığının oluşum içinde nasıl bir yeri var?
...yalnızca düşkün zaman, geleceğin reddettiği bir gelip geçişin zavallı kendini beğenmişliği, oluşum içinde yer alan ama onulmaz biçimde tarih olmaktan �eksik� kalan bir şey.
...her tür aşağılayıcılıktan kaçınarak sorgulanması gereken şey bu �eksik� olmalıdır. Bir şey vardır ki ilk dile getirilişinden bu yana zaman tarafından hep susturulmuş ve sonra da yalnızca boşluk, boşunalık, hiçlik biçiminde anlaşılmıştır. Tarih ancak bir tarih yokluğu arka planında, sessizliğin görev ve hakikat olarak yolunu gözlediği o büyük mırıltılar mekanında mümkündür.
...tarihin büyük eserine her an kendini yenileyen, ancak tüm tarih boyunca kendi kaçınılmaz boşluğunda değişmeden koşan bir eser yokluğu eşlik eder değişmez olarak: hem daha ilk kararda orada olduğu için tarih öncesinden beri, hem de tarihin telaffuz edeceği son sözde muzaffer olacağı için tarih sonrasında. Tarihin doluluğu hem boş hem de dili olmayan ve kulak verenlere tarihin altından sesi olmayan bir gürültüyü, tek başına konuşan �ne konuşan öznesi ne de muhattabı olan, kendi üzerine katlanmış, gırtlağı düğümlenmiş, daha hiç dile getirilmeden geçerliğini kaybetmiş ve içinden hiç çıkmadığı sessizliğe sessiz sedasız geri dönen� bir dilin inatçı mırıltısını işittiren tüm o dilsiz sözcüklerle dolu mekanda mümkündür ancak. Anlamın kirçeleşmiş kökü.
...bu henüz delilik değil, deliliğin bölünmesini mümkün kılan ilk yarılmadır. Bölme bu yarılmanın devralınması, katlanması, şimdiki zamanın sıkı birliği içinde düzenlenmesidir.
...dolayısıyla kulak vermek, dünyanın bu mırıltısına doğru eğilmek, hiç şiir olmamış onca imgeyi, günün ışıklarına hiç ulaşamamış onca fantazmayı algılamaya çalışmak gerekirdi. Ancak kuşkusuz buradaki görev bize iki nedenle imkansızdır: çünkü böyle bir görev bizi, hiçbir şeyin zamana bağlamadığı o sayısız somut acıyı, o sayısız anlamsız sözü ilk halleriyle yeniden kurmak zorunda bırakırdı ve çünkü bu acılar ve sözler her şeyden önce yalnızca onları reddeden ve ele geçiren bölme ediminde varlık bulur ve kendileri ile başkalarına sunulurlar. Yalnızca ayırma edimi içinde ve oradan hareketle henüz ayrışmamış çokluk olarak düşünülebilirler. Onları yabanıl halinde kavramaya çalışan algı zorunlu olarak onları çoktan ele geçirmiş bir dünyaya aittir. Deliliğin özgürlüğü onu hapis tutan kalenin tepesinden duyurabilir kendini ancak. Oysa delilik orada yalnızca hapishanelerin verdiği sıkıntılı kimliği, ezilmişliğin sessiz deneyimini taşır, ve biz; bizde ise sadece onun geride bıraktığı eşkal var.�
�...çağımızın sürekli toplumculluğunda insanlar yalnızlıktan öylesine ürperirler ki onu (oh ne harika bir nükte!) suçlulara bir ceza olarak vermekten başka hiçbir yolda kullanmayı bilmezler.�
�Hiçbirimiz hapishaneye girmeyeceğimizden emin değiliz. Bu gün her zamankinden de az eminiz. Gündelik yaşamımız üzerinde polisin sıkı denetimi artıyor: sokakta ve yollarda; yabancıların ve gençlerin etrafında; düşünce suçu yeniden ortaya çıktı; uyuşturucu karşıtı önlemler keyfiliği artırdı. �Gözaltı� koşullarında yaşıyoruz. Adalet aşıldı deniyor bize. Farkındayız. Peki ama ya aşan polisse? Bize deniyor ki hapishaneler aşırı kalabalık. Peki ama ya aşırı-hapsedilmiş olan halksa?...�
�Yaşamı, kendi kendisini yok eden bir yanılsamadan farklı bir şey olarak gören, hala yaşamın tutsağı demektir. Yaşam bize verilen değil, bizce yaratılan bir roman olmalıdır.�
��Sürgün eden medeniyetler; yani kabahatlere, suçlara veya tahammül edilemez insanlara, onları toplumdan kovarak, sürgün ederek tepki gösteren toplumlar. Sonra, katleden toplumlar vardır, işkence eden toplumlar vardır, bu bireylere işkenceyle veya ölüm cezasıyla karşılık veren toplumlar vardır. Ardından, kapatan toplumlar vardır��
�Toplumumuzda tehlikeli makineler vardır: insanları elekten geçirirler, akıl hastalarını ayıklarlar, toplarlar ve kapatırlar: onları normal hale getirecekleri kabul edilir. Soru: üzerlerine düşeni yapmakta mıdırlar?
Bu soruya cevabın, �herkes delidir; deliler sizin ve benim kadar akıllıdır ve zaten psikiyatri asla kimseyi iyileştirememiştir,� diye haykırıldığından beri �hayır!� olduğu gibi bilinmektedir. Fakat bu çığlıkların etkisi yoktur. Başka yerden ve uzaktan geldiklerinden makineyi bozacak nitelikte değillerdir.
Bunun yerine tekere çomak sokun. Şu deneyi yapın: Makineye �normal� insanlar yerleştirin. Aldatmaca yok, başka türlü gözükme yok, taklit yok. Her gün nasıl davranıyorlarsa, dışarıdaymış gibi davransınlar. Makine ne yapacaktır? Akıllıca onları tesbit edip dışarı mı atacaktır? Hayır. Övünerek, onları bizzat iyileştirdiğini ve şu an normallerse bunun kendinin sayesinde olduğunu mu ileri sürecektir? Yine hayır. Haftalarca düşündükten sonra söyleyebileceği tek şey, �yatışma aşamasında olmalılar�dır.
Ayıklama makinesi, ayıkladığı kimse karşısında kördür: dönüştürme makinesi dönüşümün sınırını bilmez. Kısacası, iki-kutuplu (normal-anormal) olan psikiyatri makinesi iki kutup arasında ayırım yapmaz.
Deney basittir, fakat denemek gerekir.
Anlatılan deneyde tek aldanmayanlar, hastalar arasına sızan akıllıları tanıyabilecek olanlar sadece hastaların kendileridir. Bu şunu kanıtlar ki, tedavi personelinin �hata�sı, yanılgılı bir algının sonuçlarına bağlı değildir. Ve delilerin (sadece onların) bizlerden farklılıklarının bilincinde olduklarını kabul ederek belki de en eski inançlarımızı tersine çevirmemiz gerekir. Sadece onlar bu farklılığa hakim olacaktır; onlar üzerinde denetim kurma ve kendi iktidarımızı onlara dayatma acelemiz buradan kaynaklanır.
Diğer bir örnek, sözde-hastalardan biri hayatını anlatır. Önce annesini, sonra babasını tercih etmiştir. Karısıyla tartıştığı ve çocuklarına bir tokat attığı olur. Psikiyatr yazar: �duygusal ambivalens.� Oysa bu sadece bir ölçek hatası, gülünç bir algısal abartma değildir. Bir duygu değişikliğini veya bir öfke hareketini şizofreni semptomu yapmak, aynı zamanda bir delilik işareti yapmaktır. Bu, tecrit etmeyi, kapatmayı, hakları askıya almayı ve yaşamı kesintiye uğratmayı sağlayan bir iktidar ilişkisi kurmaktır. Aynı zamanda, silinmeyecek bir damga vurmaktır: �sen bir deliydin, dolayısıyla, ömrünün sonuna kadar, deli olmuş biri olarak kalacaksın.� Akıl hastalığı düzeninde semptom doğrulanmaz, damgalar. Zaten, burada anlatılan deneyde doktorlar bunu söylemektedirler; aslında normal olan denekleri kökensel duygulanımlara gönderme yaparak teşhis ettiklerinde �yatışmakta olan şizofrenler� olarak belirlerler.
Görülüyor ki bunlar algı hatası değil, tüm deney boyunca kendini ele veren iktidar ilişkileridir. İktidar ilişkisi, hastalara bakılması olgusu; iktidar ilişkisi, doktorun �yazıyor�, hastanınsa sadece bir �yazı davranışı� içinde olması olgusu.
Ve zaten, sözde-hastalar deneyin farkında olmasalardı, istekleri dışında hastaneye yerleştirilselerdi meydana gelecek şeyi hayal etmek yeter. Ve eğer, �normal olarak� davranmak �sonuç olarak, normallik, kabullenme, sakinlik, işbirliği taklidi yapmak- yerine, istemeden kapatıldığımız gün sizin ve benim davranacağımız gibi davransalardı olacak şeyi hayal etmek yeter. Bir ayın sonunda çıkacaklarına inanıyor musunuz? Eğer, orada, yazmak bir �yazı davranışı� haline geliyorsa kızmak veya birisinin kafasını kırmak ne haline gelirdi?
Bir iktidarın, bilgi, adalet, estetik, nesnellik, kolektif çıkar biçimleri altında saklı olduğu her yere hem tuzak hem de ifşa edici olacak ve iktidarın çıplak olarak kaydedileceği ve kendi oyununa geleceği bir kara kutu yerleştirmek gerekir.
Bu deneyin bir başka çeşidini hayal ediyorum: bir psikiyatrlar grubunun içine benzer sosyal gruptan �iktisatçi, avukat, mühendis- olan ve hastane psikiyatrisinin temel sözdağarı ve tekniklerini üç haftada öğrenmiş insanları gizlice yerleştirmek. Onları kim tanır? Isırıp, bağırtacak tuzaklar düşünülebilir: Bu, bir gün, elinde bir teyple psikiyatrına gelip kapıyı özenle kapadıktan sonra, �şimdi siz konuşacak, siz cevap vereceksiniz, ben kaydedeceğim� diyen hastanın hikayesidir. Öyle ki, psikiyatr polis çağırmak için pencereye koşmuştur. Hayal edilebilecek binlerce tuzak vardır.
Bu türden projeler, elbette, gizli kalmalı ve bir merkezi kurumsal meydan okumalar bürosu tarafından örgütlenmelidir; çünkü çok özenli olmayı ve çok fazla aracı gerektirirler. Görevi: bizi gözetleyen ve denetleyen hoşgörüsüz iktidarı, binlerce biçimde sıkıştırmaya yarayan tuzaklar hazırlamak.�
��her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır��
��kaybolan aşklara ağıtlar yazdık
çığlıklardan
oysa kaybolan insanlar
sessiz sedasız
veda ettiler aşklarına
yaşamlarının en güleç çocukluklarına��
�Cezaevi sistemi, yani insanları, özel gözetleme koşullarında, kapalı binalarda, ıslah edilinceye kadar, en azından bu varsayılmaktadır, kapalı tutmaktan oluşan sistem tamamen yenilgiye uğramıştır. Bu sistem daha geniş ve daha karmaşık bir sistemin parçasıdır ve buna cezalandırma sistemi diyebiliriz: çocuklar cezalandırılır, öğrenciler cezalandırılır, işçiler cezalandırılır, askerler cezalandırılır. Hasılı, herkes bütün yaşamı boyunca ve artık on dokuzuncu yüzyıldakinden farklı şeyler için cezalandırılır. Cezalandırıcı bir sistemde yaşıyoruz. Tartışılması gereken budur. Hapishane, bizzat ceza sisteminin bir parçasından başka bir şey değildir. ceza sisteminde ve ceza yasasında reform yapmadan cezaevi sisteminde reform yapmak bir şeye yaramaz. Ama kapitalist toplumun istikrarının bireyler üzerinde uygulanan tüm bu baskı ağına dayandığı doğruysa yasamanın az çok bu biçimde olması gerekiyor.
Hak ettiğimiz ceza sisteminde yaşıyoruz. Marksist olduğu söylenen, biraz basit ve tüm bunları üstyapıya bağlamaktan ibaret bir analiz var. Üstyapı düzeyinde her zaman düzenlemeler ve değişiklikler hayal edilebilir. Ama aslında, ceza sisteminin üstyapıya dahil olduğunu sanmıyorum. Gerçekte, bu bireylerin yaşamına derinlemesine nüfuz eden ve üretim aygıtıyla ilişkilerini ilgilendiren bir iktidar sistemidir. Bu ölçüde, bir üstyapı hiç söz konusu değildir. Bireyler üretim aygıtı için kullanılabilir bir işgücü olsunlar diye bir zorlama, baskılama ve cezalandırma sistemi, bir ceza sistemi ve bir cezaevi sistemi gereklidir. Bunlar dışa vurumlardan başka bir şey değildir.
On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren aynı modele göre işlemiş, aynı kurallara uyan bir dizi kurum vardı ve bunun ilk, neredeyse çılgınca tanımı Bentham�ın ünlü Panoptikon�unda bulunur: bireylerin ya bir üretim aygıtına, bir makineye, bir mesleğe, bir atölyeye, bir fabrikaya, ya bir eğitim aygıtına ya da bir cezalandırıcı, hizaya getirici veya sıhhi bir aygıta bağlı tutuldukları gözetim kurumları. Bireyler tüm yaşamlarını çevreleyen belli yaşamsal kurallara boyun eğmeye zorlanarak bu aygıta bağlanmışlardır: Bu, cezalandırma amaçları olan belli insanların, kadroların (ustabaşı, hastabakıcı, gardiyan, eğitmen, v.s.) gözetimi altında olur; bu cezalandırma araçları fabrikalarda para cezası, okul ve tımarhanelerde bedensel ve ahlaki ıslah, hapishanelerde şiddete dayalı ve esasen bedensel cezalardır. Disiplinleriyle hastaneler, tımarhaneler, öksüzler yurdu, okullar, eğitim evleri, fabrikalar, atölyeler ve nihayet hapishaneler; bütün bunlar on dokuzuncu yüzyılın başında yerleştirilmiş ve hiç kuşkusuz sanayi toplumunun ya da kapitalist toplumun işleyiş koşullarından biri olmuş olan iktidarın bir tür büyük toplumsal biçiminin parçasıdır. İnsanın vücudunu, varlığını ve zamanını işgücüne dönüştürmesi ve onu kapitalizmin işletmek istediği üretim aygıtının hizmetine sokması için bütün bir zorlama aygıtı gerekli oldu; ve bana öyle geliyor ki, insanı kreş ve okuldan alıp kışladan geçirerek, hapishane veya akıl hastanesiyle tehtid ederek ��ya fabrikaya gidersin ya da hapishaneye veya tımarhaneye düşersin!� � Sonunda düşkünler evine götüren bütün bu zorlamalar aynı iktidar sisteminden kaynaklanıyor.�
�...evsiz olmalıyım, ülkesiz, hatta dünyasız. ya da ölmeliyim...�
�...yaşadığın çağın seni kurban etmesine izin verme. Bizi çökertecek olan, yaşadığımız dönem olmadığı gibi, toplum da değil. Suçu topluma atarsan o zaman çözümü toplumda ararsın. Tıpkı Çevre Şenliği�ndeki zavallılar gibi. Günümüzdeki bireyleri ahlaki sorumluluktan aklayıp onlara toplumsal koşulların kurbanları muamelesi yapma eğilimi var. Bunu yersen bedelini ruhunla ödersin. Kadınları kısıtlayanlar erkekler değil, eşcinselleri kısıtlayanlar heteroseksüeller değil, siyahları kısıtlayanlar beyazlar değil. İnsanları kısıtlayan kişilik eksikliği. İnsanları kısıtlayan, kendi filmlerini yönetmek bir yana, o filmde başrol oynayacak büzüğe ya da düşgücüne bile sahip olmamaları...�
[1] Yaşamsama deneyiminin belki de hepimizin içinde olduğu, kavramsal olarak pesimist çağrışımlarından uzaklaşarak kullanmaya çalıştığım, ama farkına ya geç kaldıktan sonra vardığımız ya da vardığımızı sandığımız noktada yaşama şansını yitirdiğimiz bir yaşamsal pratik olarak ortaya çıktığını ve bunun yaşamaktan farklı bir deneyim olduğunu sanmaktayım.
[2] Sorunsallaştırma, insanların belli varlık veya davranış biçimlerinin tarihin belirli anlarında sorun olarak kabul edilip bazı söylemsel pratikler ile söylemsel olmayan pratiklerin nesnesi haline getirilmesi ve Foucault�nun �hakikat oyunları� adını verdiği sistemlere dahil edilmesidir. Söz konusu varlık veya davranış biçimlerinin bu sistemler içinde üretilmiş hakikatler, yani bilgi üzerinden tanımlanması aynı zamanda onların belli insan deneyimleri olarak yeniden kurulması ve sınıflandırılmasıdır. Insanların bu hakikatlere inanması, yani onlar üzerinden tanımlanmış deneyim biçimlerini kendilerine dair hakikatler olarak görmesi ise bu deneyimlerin öznesi olmayı kabullenmeleri anlamına gelir. Böylece insanlar öznesi haline geldikleri deneyimlerin içerimlediği bilimsel, ahlaki, hukuki, siyasi normlara göre hareket eder ve kendini sınırlar.
[3] ...disiplinin içselleştirilmesi... bir tür �panoptikon�(Jeremy Bentham) deneyimi...
[4] Ali Akay�ın �Kapitalizm ve Şizofreni (Göçebebilim İncelemesi:Savaş Makinası) Gilles Deleuze-Felix Guattari� adlı kitaba yazdığı önsözden.
[5] Soren Kierkegaard
[6] Tutuklu Proleter Sol militanlarının ve dayanışma komitelerinin açlık grevi dolayısıyla J.M. Domenach, M. Foucault, P. Vidal Naquet imzalı ve Michel Foucault tarafından 8 Şubat 1971�de, Montparnasse�daki Saint-Bernard kilisesinde okunup basına dağıtılan teksir edilmiş manifesto�dan bir bölüm.
[7] Novalisin bir deyişi�
[8] Michel Faucoult, �Büyük Kapatılma�, Ayrıntı 2000, sf. 104
[9] Michel Faucoult, �Büyük Kapatılma�, Ayrıntı 2000, sf. 116.119
[10] Tezer Özlü, �Yaşamın Ucuna Yolculuk�
Bu metin Yönetmen TOLGA AVCİL'in "Kapatılma" isimli kısa filmi için yazdığı yazıdır.
Bu filmi http://karahaber.org/gormedim/kapatilma.html
adresinde bulabilirsiniz.

