yazı ekle   takvim   gelişmiş arama   site istatistikleri   SanalAlemYalnızBizimDeğil   İsterVerİsterVerme   Foto/Video/Ses Arşivi   Logo Links
izleniyoruz.net
  
       
Panoptikon: İzliyorlar - İzliyorsun
Denetim Çağımız, insanları ötekini daha çok gizlice izlemeye yönelten olgularla dolu. Gündelik yaşama etki eden bütün araçlar, böyle bir kültürü yaygınlaştırıyor; masum, sevimli, eğlendirici, giderek başat kılıyor. Bugünün izleme olgusunu birçok ayrıntıyla anlatabiliriz. Ama bütün ayrıntıların gelip dayandığı bir nokta var: Mülkiyet ve iktidar hırsının kıskacına düşenlerin, başkalarını izlemeyi haklı, gerekli bir durum olarak yaygınlaştırması...

Tevfik Taş

Dünyanın bütün ülkelerinde F tipi hapishaneye karşı savaşanlar için.

Bay X bir gökdelende oturuyor. Elinde bir dürbün, balkonundan öteki gökdelenin balkonlarında birini dikizliyor. Genç kadın, elindeki dergiyi karıştırıp kahve içiyordu izlenen balkonda; her şey tekdüze, bildikti. Yalnızca görüntüleri büyütüyordu optik. Kadının eli ansızın, kahve fincanına takıldı ve bütün kahve üstüne döküldü. Kadın, elini etiyle bej rengi eteğinin arasına sokarak içeri koştu. Bay X gülümsüyordu...

"Niçin baktın bana öyle?"
İnsan insana bakar. Bakışmaların niteliğini bazen bakma süresi belirler, bazen de niyetleri açık eden mim kalıpları. Bakar insan insana; keşfetmek, yorumlamak, anlamak için. Aynı göğün altında, aynı mekânda yaşamanın ilmine ermenin; ayrılmanın ya da başka huylu insanlara giden yolu tanımanın ilk adımlarındandır bakışmak. Örneğin, bazen biri ötekine sorar: "Niçin baktın bana öyle?"
Ama çağımız, insanları ötekini daha çok gizlice izlemeye yönelten olgularla dolu. Gündelik yaşama etki eden bütün araçlar, böyle bir kültürü yaygınlaştırıyor; masum, sevimli, eğlendirici, giderek başat kılıyor. Çok nedeni var bunun. Nedenleri sayısızlaşan çok olgu gibi doğal ve çelişkili.

Kendi yaşamında başkalarından saklanacak küçük gereksizliklerin birikmesi, başkalarında olup biteni de merak ettiriyor belki. Güven duygusunu, güvensizlikler ağında yitirdiğinden ötürü de gizlemek isteyebilir etkinliğini. Hileye uğrama korkusuyla da. Kıskançlığı katlanılmaz kılan koşullar da insanı böyle davranmaya zorlar. Sahip olduklarını yitirme tehlikesine karşı korunma güdüsü belki. Kendisinde olmayan şeylerin, baktığı o yerde olduğu kuruntusu da olabilir?! Gizlice elde ettiği sırların, izlediği insanların karşısında kendisini üstün kılacağı sanısı da olabilir.

İyi düşünün bu masum ayrıntıları... Aslında konuştuklarımız iş yaşamının, politikanın, kişisel yükselişlerin entrikaya bu denli bağlandığı çağın gündelik ilişkilerinde olağanlaşan hallerinden başka şey değil.

Kilitlerin akrabalarına dönüşür bakışlar.

Başlar gizli izleşmeler.

Saklandığı pusudan avını gözetleyen, onun sırlarını öğrendikçe işinin daha çok kolaylaştığını kavrayan avcı atalarımızdan bugüne dek döne dönüşe, çok insan, çoğunlukla görülemeyeceği yerden, görmeyi ister.

Mülkiyet, iktidar ve izlemek"
Bugünün izleme olgusunu birçok ayrıntıyla anlatabiliriz. Ama bütün ayrıntıların gelip dayandığı bir nokta var: Mülkiyet ve iktidar hırsının kıskacına düşenlerin, başkalarını izlemeyi haklı, gerekli bir durum olarak yaygınlaştırması... Mülkiyetle ve toplumsal eşitsizlikler üzerine kurulan egemenlikle birlikte gelen korkuların, güvensizliğin, toplumun bütün katmanları tarafından içselleştirilmesi, aslında göründüğünden çok daha can yakıcı noktalara varıyor.

Fransa"da güvenliğin kameralarla gözetlenerek sağlanmasına örnek olarak kurulan, Jouy-le Moutier Semti üzerine bir araştırma yapan Nan Elin, ilgimizi başka bir boyuta çekiyor: "Postmodern günümüzde, korku faktörü, medyanın yaydığı sonu gelmez tehlike haberleri bir yana, kilitlenen arabaların, ev kapılarının, güvenlik sistemlerinin, bütün yaş ve gelir gruplarında kapalı ve emin cemaatlerin artmasına yol açıyor".
İyi düşünüldüğünde bu da başka bir kontrol sistemini, egemenliği elinde tutanlara başka izleme kolaylıkları doğuruyor.

Platon"un mağarası
"Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç Glaukon: Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarını görüyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böyle oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesne geçiyor. Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu insanlar sadece mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren nesneleri göremezler, değil mi? Bu adamların gözünde gerçeklik, asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka şey değildir".

Antik felsefeci Platon"un gerçekliğe ilişkin öğretisini pekiştirmek için önerdiği yol, birbirine bağlı birçok fotoğrafın oluşturduğu bir sinema eserine emsal. Bütün malzemesi hayal ve sözcükler olan bu filmin, "teknoloji çağı" olarak da nitelenen günümüzde değerinden bir şey yitirdiğini söylemek kolay görünmüyor. Bu nedenle, bu felsefe kalıbını hem yeni öğrenenler, hem anımsayanlar çağların ötesinden bakıp günümüze gülümsüyorlar.

Bugün yeryüzüne günün 24 saati, yazı, görüntü veya ses ulaştıran araçlar, algılama ve beğeni ölçütlerimizi de belirliyor. İletişim ağları, çoğunlukla, devasa boyutlar taşıyan gerçekliği sıradanlaştırarak, sıradan olanı da büyüterek veriyor. Böylece hem vahşete, hem sıradanlığa alışıyoruz. Günün 24 saatini doldurmakla yükümlü bir kültürel sistemin gereğidir de diyebiliriz bütün buna. Ama neresinden bakarsak bakalım, Platon"un mağarasında sütunlara bağlanmış insanları aratmayacak uluslar ve sosyal katmanlar oluşuyor. Üstelik bu, baş döndürücü bir hızla oluyor. Bunları şundan söylüyorum. Artık neye ve neden baktığını şaşıran, hayretini büyük ölçüde yitiren insan, kendisini kuşatmış optik bakışları da umursamaz oluyor.

Çoğunluğun azınlığı izlemesi, bir teselli
Romalı seçkin bir kalabalık Colosseum"da haftalık sıradan bir gösteri izliyorlar. Önce aslanlar kafeslerinden dışarı bırakılıyor. Aslanları, güçlü fakat silahsız 10 köle karşılıyor. Aslanlar, köleleri parçalıyor. Sonraki dövüşçüler birbirlerini parçalıyor. Arenada kalan ceset artıklarını ve kan göletlerini görmeyi içleri kaldırmayan seçkin topluluk, sarayın bir meydanı andıran arka bahçesinde toplanıyor.

İlk kadehler havaya kalkarken, Kral, "Roma"ya" diyor. Topluluk kadehlerini havaya kaldırarak "Krala!" diyor. "Yaşasın kral!" Kral gülümsüyor.

Başkalarının yaşamalarını izleyerek eğlenmenin ya da kendi yaşamlarını, izledikleri o yaşamlardan daha iyi, değerli bulmanın tarihine, gladyatörler zamanı bir nirengi noktası oluşturabilir. Bugünün insanı için planlanan eğlence türlerinin başında, başkalarının yaşamını izlemek geliyor. Bunun ikinci boyutu başkalarının acısını izleyerek teselli bulan bir toplumun oluşmasıdır. İzlemek kavramı bu denli iç içe geçince, aslında başka pek çok bakımdan incelemeye değer bir toplumsal keçeleşme doğuyor.

İzlence tarihi için ikinci bir öğe olarak eski kent meydanlarını düşünmeliyiz. Meydanlar o çağlarda diğer niteliklerinin yanında bir sahneydi. Darağacını, odun yığınları üstünde yakılan suçluları ve günahkârları izlemeye dek birçok toplumsal olayın izlendiği sahne. Fakat ne güzel ki tarih, bu kadar yoksul ve sıkıcı değil.
Antik dünyanın kentlerinde, agora ve çarşılar gibi önemli yaşamsal birimlerle birlikte, bugünün mimarlarını, sanat çevrelerini kıskandıracak etkiye sahip bir başka alan daha var: Tiyatro. Binlerce yıl önce sahne, çok sayıda insanın, " ki bazı antik tiyatroların kapasitesi 10 bin kişilik" bazen bir kişiyi, bazen bir grubu izleyip duyabileceği özelliklerde düzenlenmiştir.

Bir düşünceyi, bir durumu başkalarının keyifle izleyeceği niteliğe getirmek, onun üzerinde düşünmüş olmayı; dönemin söz dağarını, simgelerini herkesin anlamlı bir biçimde kavrayacağı gibi yerleştirmeyi, geliştirmeyi gerektiriyor. Ekseni ve araçları bu olan izlence, bugün de irili ufaklı insan topluluklarının doldurduğu salonlarda izlenmiyor değil. Ama daha çok, elektronik olarak evlere taşınarak sürüyor.

Bu yüzden, çok insanın az insanı izlediği zamanlar geride kaldı diyemeyiz. Giyimden, sevme biçimlerine dek toplumsal yaşamları etkileyen "sanat ve starlar" dünyası, buna engel olacak kadar etkin. Elbette ekranlar ve diğer iletişim ağlarıyla çok insan, çok insanı, yani dünya birbirini izliyor. Buna synopticon deniyor. Ama, dikkatimizi topladığımızda bütün bunların az insanın, çok insanı izlemesinin sıradanlaştırılmasına da yardım ettiğini, kolaylaştırdığını görüyoruz. Çünkü dünyanın birçok yerinde ve her gün birçok yaşam, bir hayvanat bahçesine dökülür gibi dünyanın önüne seriliyor. Çünkü haber tekelleri olup biteni sunarken bile ana nedenleri örten yolları kullanıyorlar.

Azınlığın çoğunluğu izlemesi: Terbiye etmek
Paris Emniyet Müdürlüğü, Belvile"den başlayarak, 19. ve 20. Paris"in çeşitli yerlerine kameralar yerleştirdi. Belvile, tarih boyunca işçi barikatlarının kurulduğu semt, 19. ve 20. Paris ise, göçmenlerin, sanatçıların ve başka toplumsal azınlıkların yoğun olarak yaşadığı semtlerdir. (...) Zincirli Ördek gazetesinde yer alan bir haberde, bir yetkili şöyle diyor: "İzlemek en iyi terbiye etme yollarından biridir". Bu sözlerin yer aldığı haberin üstündeki karikatür gülümsüyordu.

Başlangıcında mimari, daha çok göstermeye yönelikti. Saraylar, şatolar, hanlar, elit kesimin konutları, onlara dışarıdan ve içeriden bakana değişik hazlar verecek biçim özellikleriyle tasarlanırdı. Ancak bir süre sonra buna bir öğe daha eklendi.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu adlı çalışmasında, Paris-Duverney"nin, mimar Gabriel"e bütün ayrıntılarını ısrarla dayattığı askeri okul için, "Pedagojik bir makinedir" dedikten sonra, şunları aktarıyor okuyucusuna: "Güçlü bedenler geliştirmek sağlığın gereğidir; uzman subaylar elde etmek nitelendirmenin gereğidir; itaatkâr askerler biçimlendirmek siyasetin gereğidir; fuhuşu ve eşcinselliği önlemek ahlakın gereğidir. Bunlar, bireylerin arasına su geçirmez engellerin, ama aynı zamanda gözetim delikleri konulmasının dörtlü nedenini oluşturur. Askeri okulun bizzat kendisi bir gözetim altında tutma aygıtı olmak zorundaydı. Yatak odaları sanki bir dizi küçük hücreymişçesine, bir koridor boyunca dağılmışlardı ve düzenli aralıklarla bir subay lojmanı bulunmaktaydı; ... Paris, her odanın koridor tarafındaki bölmesinin, dirsek yüksekliğinden tavana bir iki ayak kalana kadar olan kısmının camlı olması konusunda ısrar etmişti."

Seçkin azınlığın büyük kalabalıkları izleme gereksinimi sömürgeciliğin ve köleliğin yaygınlaşmasıyla, neredeyse at başı gidiyor. Köle barakalarının, çalışma kampı çadırlarının yerleştirilme düzeni, sömürge kentlerinin denetim altında tutulabilmesine olanak sağlayan düzenlemeler, benzer biçimsel özellikleri; yani iktidar davranışlarının ortalamasını gösteriyor. Antik kentlerde, dışarıdan gelecek saldırıları gözlemek için tasarlanan hisarlar ve kuleler, kale duvarlarının, çitlerin içinde toplanan kalabalıkları gözlemenin de araçlarına dönüşüyor.

M. Foucault aynı çalışmasında, veba tehlikesindeki bir 17. yüzyıl kentinin denetimini veriyor: "Belirtilen günde herkesin evine kapanması emredilmektedir. Evden çıkmak ölümle yasaklanmıştır. Temsilci herkesin evini dışarıdan kapatmakta, anahtarları götürüp mahalle eminine teslim etmektedir. O da bu anahtarları karantina bitene dek saklamak zorundadır. Her aile erzak yığmalı; sadece şarap ve ekmek için evlerin arasında küçük tahta kanallar yapılmıştır. Temsilci her gün kendi sorumluluk alanındaki caddeyi gözden geçirmekte, her evin önünde durmakta, herkesi pencerelere çağırmaktadır. "Avluya bakan tarafta oturanlar cadde tarafında, yalnızca temsilcilerin kendilerini görebilecekleri bir pencere edinmek zorundadır.""

Biz, 17. yüzyılın vebalı kentlerinden daha farklı bir ortamda yaşadığımızı düşünmeyi elbette istiyoruz. Ancak nüfus sayımından, oy kullanmaya, kimlik numarasından vergi numarasına, bankaların hakkımızda topladıkları bilgiden kredi kartı sistemlerine, cep telefonlarından marketlere konulan kameralara, kentlerin salonlarında yapılan olağan bütün toplantıları izleyen polis kameralarından Taksim Meydanı gibi alanları 24 saat izleyecek kamera sistemlerine kadar, bizi iyimserce düşünmekten caydıran birçok alanda izleniyoruz. Bunların neredeyse tümü, toplumun çoğunluğuna karşı bir güvensizliği ve bu nedenle alınmış tedbirleri içeriyor. Ve incelediğimizde tümünün toplandığı bir nokta var: Büyük sermayeyi ve onun politik mekanizmasını korumak.

Panoptik dünya = Boyutsuz hapishane
"Kişiliğinizi parçalamaktan başka hiçbir amacı yoktur gözetim altında olmanın ve izolasyonun. 15 gün tecritte kalan insan konuşmayı unutur. Sabit olan tek şey sessizliktir. Biliyorsun ki hâlâ sesin var. Ama senden alınmış. İstesen de sesin çıkmıyor". Tomax Carrera Juaros, San-Sabastian, 1979-1995 arası cezaevinde yatmış.

"...Bu bir işkence. Hiç kanıt yok. Vücutta hiçbir yara izi yok. Ama insan bilincini kaybediyor. Gerçekle hayal arasındaki çizgi kalkıyor. ...İnsan konuştuğunu ve düşündüğünü ayırt edemiyor. Yıllar sonra dışarı çıktığımda, insanlara soru soruyordum, ama yanıt alamıyordum. Çok kızıyordum. Sonra fark ettim ki; ben konuşmuyor, sadece soruyu düşünüyormuşum". Gunter Sonnenberg, Frankfurt, 1977-1992 arası cezaevinde yatmış.

Hüseyin Karabey"in, 6 ülkede F tipi hapishanelerde kalanlarla yaptığı belgeseli izleyenlerin sanırım pek azının, Avrupa"ya uyumun bu boyutunu düşündüğü için, donuyor dudaklarında acı bir gülümseme.

18. yüzyılda Jeremy Bentham"ın hapishane tasarımı, yalnızca az kişinin çok kişiyi izlemesini teknolojik bir düzeneğe bağlamakla yetinmiyordu; aynı zamanda o güne değin uygulanan ceza ve kapatma yöntemlerinin kimi ana ilkelerini de altüst ediyordu.

Bentham, on yıllar boyunca, Yunanca pan "her şey" ve optikos "görmek için" anlamına gelen iki sözcüğü birleştirerek elde ettiği kavramın pratik etkileri üzerinde düşündü. Bu mimari buluş, 18. yüzyıl için ileri teknolojiye sahip bir cezaevi olarak tasarlamıştı. Bu binanın içindekiler sürekli gözetlenecek, davranışları, sesleri, alışkanlıkları denetlenecekti.

Bentham, 1787"den itibaren yazdığı bir dizi mektupta, aklında tam olarak ne olduğunu kesin bir dille aktarır. "Bina dairesel olacak" diye yazar. "Çember boyunca, tutukluların odaları bulunacak. İsterseniz bunlara hücre diyebilirsiniz. Bu hücreler birbirlerinden yalıtılmış; yani tutuklular, bölmeler aracılığıyla birbirleriyle iletişimden mahrum bırakılmış durumda. Gardiyan odası tam merkezde. Hücreler gece-gündüz aydınlatılacak ki, binanın merkezinde oturmakta olan gardiyan, asgari çaba göstererek bütün bir katı gözleyebilsin. Ayrıca, gardiyan odasının pencereleri, içeriyi göstermeyecek şekilde yapılmalıydı. Tutuklu, kuralları çiğnemek suçlamasıyla birkaç kez cezalandırıldıktan sonra, her an gözetlendiğini varsaymayı öğrenecekti."
Tasarımda, bir tür dahili telefon sistemi de vardı: Gardiyan odasından her bir hücreye, ince teneke borular uzanıyordu. Zorunlu çalışmaya tabi tutulan tutuklular, bu sırada denetim merkezinden gerekli talimatları alabileceklerdi.
Genç Bentham, baroya girmek için okumuştu. Ne edebiyat, ne de felsefe onu ilgilendiriyordu. Ama yardımcı avukat olarak ilk kısa deneyimi, ona tiksinti verdi. Bu mesleğin, "tıpkı İngiliz toplumu gibi köhnelik, etkisizlik ve yozluktan oluşan sefil bir karmaşa olduğunu" ilan etti. Şu ya da bu yasayı sadece değişimden geçirmenin, "kangrenli bir organa yeni bir bandaj yapmaktan başka bir şey olmadığını" düşünüyordu.

Zengin olan babasının da desteğiyle, hukuku bıraktı. Ona göre, "yaşamı daha ilerici çizgilere eriştirmek için, yasa ve ahlakın temel ilkelerini yeniden ele almak" şarttı. Kurumlar yeniden inşa edilebilirdi, ancak bu, mühendis, toplumsal kuvvetlerin fiziğini kavradığı zaman olanaklıydı. Scott McLemee, "Bentham da, diğer birçok Aydınlanma düşünürü gibi, cesaretini, evrenin yapısını zarif ve kesin devinim formülleriyle ifade edebilen Isaac Newton"dan almaktaydı" diye yazıyor.
Bentham, yayımlanan birkaç denemesinde ve biriktirdiği sayısız notta, hukuki tezini, yararlılık adını verdiği tek bir temel ilkeye indirgedi. Ve yararlılığı belirlemek için, kendi deyimiyle "mutluluk hesabı"nı yarattı. Kısaca: Bir yasa ya da kurum, ancak mutluluk arayışında yararlı olduğu kanıtlanırsa, adil olarak değerlendirilebilir. "Öyleyse mutluluk nedir? Bireyler olarak, zevki maksimize ettiğimizde ve acıyı minimize ettiğimizde mutlu oluruz".

Yaratıcısı, Panoptikon"un derhal uygulanması gereken bir buluş olduğunu düşünmekteydi. Geleneksel olan ceza, suçun karşılığı olarak anlaşılıyordu. Faydacı teori ise, toplumsallaşmış intikamın, toplam acıyı etkileyeceğini gösteriyordu. Ceza, ancak suçtan caydırmaya, suçlunun ahlaki karakterini geliştirmeye veya suçlunun üzüntüsünden bir değer elde etmeye hizmet ediyorsa adil olabilirdi. Bentham"ın deyimiyle "haydutları dürüstlüğe öğütecek bir değirmen" olan Panoptikon, her üçünü de yapacaktı. Dahası Panoptikon, kâr getirecekti. "Zindandan daha insancıl olan bu mekân, tutukluları çürümektense, çalışmaya ve üretmeye sevk ederek, bir verimlilik modeli" olacaktı.

Bu girişimin uzun ve mutsuz öyküsü, Janet Semple"ın Bentham"ın Cezaevi: Panoptikon çalışmasında ele alınıyor: "Kârlı bir iş hayaliyle harekete geçen Bentham"ın projeye dair yayımlanmamış notları, bazen hayalle karışıyor. Bentham, Panoptikon"un kendisine güç ve zenginlik getireceğini, bu arada insanlığın da çıkarına olacağını hayal etmekteydi".

Oysa, Bentham hayattayken Panoptikon"a yönelik son ilgi belirtisi, James Mill"in Britannica Ansiklopedisi"nde yayımlanan "Cezaevleri ve Cezaevi Reformu" (1823) makalesi oldu. 1820"lerin sonuna doğru, Mill"in Britannica için yazdıkları bir kitap haline getirildi. Kitap, bir süre boyunca, tutkulu reformcuların vazgeçilmez kaynaklarından biriydi.

Bazı cezaevlerinde, Bentham"ın tasarımındaki unsurlardan yararlanıldı. Ama Bentham, ne Amerika"da hapishanelerin özelleştirilmesini görebildi, ne de tutukluların, sürekli gözlenmeye maruz kaldıklarında, davranışlarının pek de istenen yöne gitmediğini... Çünkü onun tasarımı asla toptan uygulanmadı. Ama döne döne toplumun dokularında yer etti.

Panoptik toplum
Özgürlüğümüz bir dizi Yahudi karşıtı uygulama yüzünden oldukça kısıtlandı.
Yahudiler sarı bir yıldız takmak ve bisikletlerini teslim etmek zorunda bırakıldılar.
Yahudiler"e, tramvay ve otobüslere binmek yasaklandı.
Yahudiler"e araba kullanmak "kendilerinin olsa bile" yasaklandı.
Yahudiler"den alışverişlerini saat 15.00 ile 17.00 arasında yapmaları istendi.
Yahudiler"in sadece Yahudi berber dükkânlarına gitmelerine izin verildi.
Yahudiler"in saat 20.00 ile 06.00 arasında sokağa çıkmaları yasaklandı.

Anna Frank"ın Hatıra Defteri"ndeki bu sözleri okuyanlar, bugün Filistin"de olanları anımsayıp bir çığlık gibi gülümsüyorlar.

Nazizmin dünyayı hizaya getirmek isteğini yansıtan canice uygulamalarının sona ermesinin ardından esen özgürlükçü hava, uzun sürmedi. Ve yine önce Avrupa Kıtası"nda bozuldu. Mevcut sistemin güvenlik sınırı, bütün özgürlük isteklerinin de sınır çizgisi oldu. Avrupa"nın saygın birçok ülkesinin "geçmişe göre biraz daha incelmiş olsa da" bir polis devleti biçiminde örgütlenmesinin temeline, yine devletin çekirdeğini oluşturanların, yurttaşları izlemesi konuldu.

Panoptikon, 20. yüzyılın ikinci yarısında bir kez daha gün ışığına çıktı; ama bu kez kurumsal bir tasarımdan çok, toplumsal bir eğretileme, gelişen bir modelin incelenmesi olarak. Onu tarihin tozları içinden çıkaran, Michel Foucault oldu. Foucault, "gaddar ve bilgece" dediği Panoptik"in döne döne modern toplumun bütün dokusuna yerleşmiş olduğunu saptıyordu. Aslında, Foucault Disiplin ve Ceza başlıklı çalışmasıyla, ağırlıklı olarak Fransız ceza sisteminin koşullarını teşhir etmeyi amaçlıyordu. Ama, cezaevlerinin ilk tarihini araştırırken, Panoptikon"un sürekli yinelendiğini gördü. Bentham"ın 1787"den kalma mektuplarını Fransızca bastırdı ve bu notların tarihsel ve felsefi önemi, giderek daha çok ilgisini çekmeye başladı.

Bentham, cezaevini gardiyan gözüyle tasarlamıştı. Foucault ise onu tersinden, tutuklunun gözünden ve toplumun büyük çoğunluğunun gözünden inceliyordu: "Panoptikon"daki bir hücrenin sakini görülür ama göremez; bilginin nesnesi, ama asla iletişimin öznesi değildir... Panoptikon"un temel etkisi budur: İnsanlar üzerinde, iktidarın otomatik işlevselliğini sağlayan bir bilinç durumu ve kalıcı bir görünürlük yaratmak."

Foucault, bu saptamanın kavranmasının çok önemli olduğunu düşünüyordu, çünkü Bentham, bir cezaevi sisteminden çok ötesini yaratmıştı. 200 yıl önce Bentham, "faydalılık" kriterine uymayan kurumları eleştirmiş ve onların yerine, panoptikon gibi "mutluluk yaratacak etkili toplumsal makineler" geçirmek istemişti. Tasarımının, bazı değişikliklerle; okullar, fabrikalar, hastaneler vb. için de bir model olabileceğine inanıyordu. Ve, Foucault"un belirttiği gibi, "Panoptikon aslında başarısız bir değişim planı değil, oldukça başarılı bir toplumsal prototipti."

Bir televizyon kuruluşunun binasına yerleştirilen denetim kameralarının, monitörü, kimin hangi saatte işe geldiği, binada kaç saat kaldığı gibi bilgileri de ölçen giriş turnikesinin yanındaydı. Bu kapıdan girmek için kullanılan manyetik kart, bina içinde herkesin kolyesi oluyordu. Kartlarda, herkesin adı, soyadı, görevi yazılı. Birisinin üstünde "Sahibi." Bu monitörlerden binanın içini izleyenler, birçok insandan daha çok yetkiyle donatılmıştı. İzlenenler arasında gazetecilikte çok başarılı olanlar, uluslararası ölçekte ülkeyi tanıtan, temsil eden yazarlar da var.

Gülümsüyorsunuz değil mi!
Franz Kafka, "kim bunlar" diye soruyordu karamsar bir zekilikle. Georg Orwell, "Herkesin özel bir televizyonu vardır, ama hiç kimse televizyon aletinin yukarıdakiler tarafından ne zaman bir kayıt kamerası olarak kullanılacağını bilemez" diyordu. Zamyatin"in Biz romanındaki kentte herkesin bir özel evi vardır ama, bu özel evlerin duvarları camdan yapılmıştır. "Bu toplumun yurttaşları, yukarıda gezinen ve herkese bakan; hepimizi "çağdaşlığın" içinde tutsaklaştıran bir göz tarafından sürekli gözetleniyor. Cezaevi mi, mutluluk evi mi?" diye sürdürüyor Foucault. Ve okları, sosyal bilimler, tıp ve psikiyatri kurumları ve devlet örgütlerine yöneltiyor: "Bu kurumlar, toplumun bütünlüklü yönelimlerine karşı bir önlem olarak değil yalnızca, parçalanmış bireylerin pazar ve tüketim alanındaki güdülerini de hesaplayarak parçalanmışlıkları süsleyip ve çoğaltıyorlar."

Buradan bakılınca, bu kurumların toplam insan mutluluğuna katkıda bulunacağı iddiası, tersine dönüyor. "Panoptik toplum" fikri, toplumun çoğunluğuna güven vermek bir yana, tüyler ürpertici ve paranoyak oluyor.

Bentham"ın planında, sistem, kulede gözleyen kimse olmasa bile işlemeye devam edecekti; gardiyanların gücü, görünmezliklerinde büyüyecekti. Bentham"ın hesaba katmadığı, herkesin aynı anda hem kulede, hem de hücrelerde olabileceği bir düzenlemeydi.

Yıldızlar çöplüğündeki yüzyıl
80 yaşındaki Zilfi Hanım, okuma yazma bilmiyor. Televizyondan "Biri Bizi Gözetliyor" ve "Orada Neler Oluyor?" programlarını izliyor. "O zaman," diyor "bunlar isteseler herkesin evini herkese seyrettirirler. Tuvaleti, yatak odasını... Vay başımıza!.."
52 yaşındaki kızı Nafia Hanım, "Aman anne," diyor, "insan istemezse bunlar olur mu? Herkes istiyor da böyle oluyor."

Zilfi Hanım gülümsüyor.
Birbirini tanımayan bir grup insanı bir araya getir; her hareketi, sarf edilen her sözü, her çatışma ve mahremiyeti elektronik olarak kaydet ve sonra, milyonlarca meraklı izleyiciye göster. Televizyonun en ucuz"başarılı programlarını üreten bir formül bu. MTV"nin Gerçek Dünya"sından (Real World) CBS"in Hayatta Kalan"ına (Survivor) ve Büyük Birader"e (Big Brother), sinema perdesindeki Truman Show ve Ed TV"ye kadar, özel deneyimleri kamusal kimlikten ayıran sınır, gözlerimizin önünde buharlaşıyor. İnsan ilişkileri, gladyatör sporu haline geliyor. Ve biz de izlemekten hoşlanıyoruz. Böylece ucuz, sürükleyici bu program şablonu bir endüstri haline geliyor.

Felsefenin ve sosyal bilimlerin temel taşlarını koyan birçok düşünür, Panoptik"le kuşatılmış toplumun, bir de televizyon eğlencesi olarak yeniden üretildiğini görse, belki biraz şaşkınlık yaşayarak tartışırdı durumu. Ama Bentham ailesinin buna şaşıracağını sanmıyorum.

Bentham, Panoptikon"u tasarlarken, tutuklu hücrelerinden oluşan halkayla gardiyan odası arasında bir boşluk olacağını belirtir. "Dilerseniz buna, ara bölge ya da halka alanı diyebilirsiniz". Bir başka notunda, "Peki bu boşlukla ne yapacağız?" diye sorar. Yanıt basittir: "Misafirlerle doldurulabilir. İçeri giriş, ücretli olabilir. Ve bu da, Panoptikon"un faydalılığını daha da artıracaktır". Bilet satışının yararlarına gelince: "Yöneticiyi, kurumu örnek bir titizlik ve temizlik durumunda tutacak her kuralın gözlenmesine bağlayacak, elde edilen kâr ise masrafları ve çabayı karşılayacaktır. Her bir kuruş, iyi yönetime verilen bir ödül ve suiistimale karşı bir güvence olacaktır. Elbette, bütün aile için saatler boyu eğlenceyi de unutmamalı".

Mulhous Ulusal Müzesi"nde bir mask görmüştüm. "Klapperstein", Türkçe"ye (çenesiz) olarak çevrilebilir. 1600"lü yıllarla 1700"lü yılların ortalarına dek yoğun olarak uygulanan bir cezalandırmanın aracıymış bu mask. Yaptığı dedikoduyla birilerine zarar verdiği, birini rencide ettiği, birinin özel yaşamını taciz ettiği saptanan insanların boynuna, 12 kg ağırlığındaki bu mask takılarak, suçunun ağırlığına göre biçilen sürelerle sokaklarda dolaştırılırmış.

Şimdi, dedikodu yapmak için bir sektör oluştu. Paparazziler ve diğer magazin programları bunun üstüne kuruluyor. Ve büyük kitleler bunları, çeşitli biçimler altında satın alıyorlar. Özellikle ekonomik ve politik buhranın ağırlaştığı dönemlerde yoğunlaştırılan, "Biri Bizi Gözetliyor," "Orada Neler Oluyor" gibi programlar, ünlülerin dünyasıyla halkı oyalayan paparazzi programlarının bir alt katını oluşturuyorlar.

Dijital devlet izliyor
11 Eylül 2001"de ikiz kulelerin yıkılmasından sonra, ABD yönetimi 30 yıl önce başlattığı ve 7 bin 500 mahallede uyguladığı "Mahalleni İzle" programına yeniden hız kazandırdı. Programın sorumlularından Michel Robinson, "Herkesin diğerinin güvenliğini gözetlediği bir atmosferi hedefliyoruz" diyor. Mahalle sakinlerinin potansiyel suçluları nasıl ayırt edeceği sorusuna ise, "İnsanların şüpheli davranışların ayırımında olmasını bekliyoruz" diye yanıt veriyor.

Bakanlığın, programı halka sevdirmek için anlaştığı komedyen Ed Mcmahon "Eski güzel günlere dönüyoruz. Yeni programla Amerikalılar birbirine daha yakın olacak" diyerek başlatıyor güldürü seanslarını. Gülümsüyor Amerika"nın yoksul cahilleri. Gülümsüyoruz!..

NPQ Dergisi"nin editörü Nathan Gardels, "dijital devletten yana" olma nedenlerini anlatırken şunlara dikkat çekiyor. "Bürokrasinin azaltılması. İnsanlar in-line (sırada beklemek) yerine on-line olacaklar". Bunları, dijital devletin temel kavramları olarak saydığı "e-demokrasi ve e-politikanın" temel taşıyıcıları olarak söylüyor.

Çünkü, "politikanın kitlesel olmaktan çıkmasını" istiyor. "Bence," diyor, "halkın fikri diye bir şey yoktur. Bireysel fikirler vardır. Herkesin fikri ayrıdır. Kitlesel politika, kitlesel üretimin ve kitlesel medyanın doğduğu sanayi çağına ait. Orada kaldı". Nathan Gardels, bu devlet tipinin pilot ülkesi olarak ABD"yi gösteriyor.

Zygmunt Bauman Küreselleşme adlı enfes kitabında başka bir yöne ilgimizi çekiyor: "Bilgisayarın bugünkü yaygın kullanımı, seçkin dünyayla, insanlığın kalanı arasında bir pasaport rolü oynayan niteliklerine yaslanıyor". Pasaport hem düşünsel olarak, hem de pratik yaşam bakımından, dünyanın bir kesiminin öteki kesime karşı ayrımcılığının "güvenlik" ve "kayıt tutma" gibi gerekçelerle açığa çıkmış halidir. Bilgisayarın pazardaki temel rollerinden biri veritabanı toplamaktır.

Bauman, "Panopticon her şeyden önce farklılık, seçim ve çeşitlilik karşısında bir silah" dedikten sonra, veritabanını ele alıyor: "Veritabanını kullanan ve destekleyenler kredi ve pazarlama şirketleridir. Kayda geçirilen insanların "güvenirliklerini" müşteri ve seçici olarak ehil olduklarını onaylamasını, seçmekten aciz olanların kaynaklar israf edilmeden ayıklandıklarından emin olmayı isterler. Aslında veritabanı eğlenceye giriş biletidir. Panopticon"un asli işlevi sıkı korunan mekânın "ve normların" dışına kaçmamasını sağlamaktır. Veritabanının asıl işleviyse, uygun özellikleri taşımayanların, yanlış izlenimlerle o alanlara girmesini önlemektir".

İnternet, web, gibi iletişimin bugün gözde araçlarının dünyaya meraklı insanlara, zamana değer verenlere sağladığı yararlar elbette büyüktür. Ama dünya üzerindeki yayılma biçimlerinden biri de ağırlıklı olarak toplumsal korkuların ve güvensizliğin açtığı pazar oluyor.

Bilim-teknik alanına ağırlık veren yayınların üzerinde durdukları önemli konulardan biri, internet takip teknolojileri oluyor. Bu teknoloji bir yandan rakip şirketler arasında kullanılıyor, bir yandan da uluslararasında. ABD"nin bu bakımdan yaptığı yatırımın boyutlarını belirlemek bile zor.

Polis örgütleri, geçmişte daha çok silah ve sorgu aletlerine yatırım yapardı. Ancak şimdi kriminoloji ve bilgisayar yatırımı bütün bunların önüne geçti. Londra"nın Nevham Semti"nde 247 kamera "şüphelilerin" bölgeye girişini kontrol ediyor. Tama"daki (Florida) Raymond-James Stadı"nda bir final karşılaşmasında, 36 kamera seyircileri izledi ve 28 "şüpheli" kişi gözaltına alındı. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Hollanda"da devreye sokulan bilgisayarlarla, sahte pasaport kullanan göçmenler ve şüpheliler artık gözleri incelenerek anlaşılacak. Ve giderek bu inceleme pasaportun önüne geçecek.

Her yerde dijital kameralar, gözlem monitörleri, internet takip teknolojileri, kişisel kimlik numaraları ve kim bilir daha neler. Sıkıcı ve baş döndürücü.

İktidarın anlamı: Gözetleme yetkisi
Bütün bunlar "iktidar" sözcüğünün etrafında dönüyor. Kimdir, kimden korkar, kimse bilmez. Ama belki de gözetleme yetkisini elde edenler, iktidarın kendisi olur. Devlet başkanını da gözetler, Kapıcılar Sendikası"nı da. Kayıtlar tutar, raporlar yazar. Kime? Bunu yapan hep "iktidar için" der de başka şey demez.

Bizim ülkemizde 2000 yılında keskin bir biçimde açığa çıkan F Tipi Hapishane gerçeği, işte gezegenimizdeki bu toplumsal atmosferin üzerine oturdu. 1970"li yıllardan bir işçi direnişiyle demek istediğimi özetlemeye çalışacağım. 1970"li yılların ortalarında kimi fabrikalar, iş çıkışlarında işçilerin üzerini arıyorlardı. DİSK"te örgütlü birçok işçi, bu uygulamaya karşı bayrak açtı. "Üstümüzü Aratmayız!", "İşçiyiz Hırsız Değil!", "Alın Terimizi Çalanların Üstünü Kim Arayacak?"

Bugün ortalama 30 kişiden fazla işçi çalıştıran bütün üretim ve hizmet alanlarında, doğrudan doğruya çalışanları gözleyen kameralar var. Eğer zulmün bu inceltilmiş hali, emekçilerin günlük savaşımlarının bir parçası olarak yanıtlanmazsa; siyasi mahkûmların başarmasını beklemek çok kolay görünmüyor.

Hüseyin Kutlu, Paris Sinema Enstitüsü"nde yükseklisans yapıyor. Mide kanaması sonucu kaldırıldığı hastanede, kan örneği gibi tıbbı tahlile ait işlemlerden sonra önüne gelen formda, bütün geçmişi, hangi ülkeden, hangi etnik kökenden olduğu, annesinin ve babasının aynı etnik kökten olup olmadığı soruluyordu. Kutlu bu soruların anlamını Le Monde"dan öğrenecekti. Avrupalıların "ikinci sınıf" saydıkları başka uluslardan insanları genetik olarak takibe almasına karşı çıkan bir grup hekim ve aydın buna itiraz ediyordu. Kutlu, küçümsenmenin acısıyla gülümsüyordu.

Ve bazen eğlence için, bazen "güvenlik" için, ama hep iktidar için; kentlerde, evlerde ve çalışma mekânlarında sürekli, "Biri Bizi Gözetliyor".

Çerçeve yazı:
Duvar sana bakıyor!..
Birinci Dünya Savaşı yıllarında kışlalarımızdaki afişlerde şu sözler vardı:
"Asker Sus! Düşman Seni Dinliyor!"
Aynı yıllarda Fransız kışlalarını da şöyle afişler süslüyor:
"Susun! Düşman Sözlerinizi İzliyor!"
Alman kurumlarında ise, iki insan figürünün altında şu susturma imi:
"Pıst!"
Afişlerde, somut bir düşman yok, herhangi bir ülke adı da verilmiyor. Bu yüzden içerdikleri çağrışım, bütün komşuların düşman olabileceği anlamına gelecek denli genişliyor.
Çinli filozof Sun Zi Bing, "Savaşın İlkeleri"nde, "taraflar arasında gizli bilgilerin satışına" değiniyor. Kitap MÖ 510"da yazılmış. Geçtiğimiz yüzyılda Mata Hari, edebiyata, "casusluk dünyasının afeti" olarak geçti.
Öte yandan öyle görünüyor ki, korkuya dayanan devletler, içeride "bölünmez bütünlüğü" sağlamanın ve aykırı sesleri bastırmanın yollarından biri olarak da sürekli bir dış düşmana gereksinim duymuşlar. Ve içerideki bütün muhalefeti, bu dış düşmanın taraftarı, "vatan haini" olarak izlemişler. Bu nedenle, "İstihbarat" veya "Haber Alma" denilen örgütlere, devlet bütçelerinden örtülü-açık, ama hep büyük ödenekler ayrılmış.


*Bu yazı daha önce Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Kasım 2004 tarihli 9. sayısındaki "Big Brother'den Elektronik Tanrı'ya" isimli kapak dosyasında yer almıştır.
www.bilimvegelecek.com.tr  
İlgili

Seçenekler


Panoptikon: İzliyorlar - İzliyorsun
:: 2 yorum | Yeni
Aşağıdaki yorumların sorumluluğu gönderene aittir. Sitemiz herhangi bir sorumluluk kabul etmez.
Panoptikon: İzliyorlar - İzliyorsun

Çok güzel bir işyapmışsınız. Elimize, GÖZÜNÜZE, aklınıza sevgi, sevgi, sevgi.

Tevfik Taş

Yazar: Anonymous on Friday, June 30 2006 @ 09:14 AM BST [ Cevap Ver | # ]
HTML   CSS   CC   RSS THEME :: hepimiz@izleniyoruz.net ::